26.07.2013

26 Temmuz 2013 14:20, Cuma
Konu:
bugün cumaaaaa..!

Merhaba,
Herkese keyifli ve neşeli bir haftasonu diliyorum.
Reçete iddiasındaki kişisel gelişim kitaplarındaki önerilere genellikle kuşku ile bakarım. Ama gündelik yaşamın bazı anlarını daha iyileştirme için ipuçlarına ihtiyacımız da orada duruyor. Reçetenin etkisinin sınırlarını bilerek, hayatın sırrını kimsenin bir başkasından daha iyi çözemediğini hatırlayarak okunması dileğiyle. Kimseye bir zarar vereceğini sanmıyorum.

    1. Yazarak düşün (el ile yazmak otomatik bir süreç olduğu için yazma için ayrı çaba gerekmez; el hareketleri ile beyinde yarattığın aktivite dil/düşünce bölgelerini aktifleştirir).
    2. Karşıt görüşte birisinin fikirlerini dinle, benimsemeye çalış. Şikayet eden birisine kulak ve hak ver (ki seni harekete geçirsin).
    3. Roman oku (başkalarını anlamayı öğrenmek, farklı perspektifler edinebilmek için eşsiz bir fırsat).
    4. Sürüncemede bıraktığın herhangi bir işin Devamı
Reklamlar

10.05.2013

10 Mayıs 2013 12:01, Cuma
Konu:
bugün cumaaaa…!

Merhaba,
Herkese keyifli, neşeli ve tadını alabildiği bir haftasonu diliyorum.

Mevsim enginar mevsimi olunca bu haftanın konusu da kendiliğinden belli. Enginarın papatyagiller ailesine mensup olduğunu ve bitkinin güzel ve lezzetli çiçek kısmını yediğimizi hatırlatarak enginara farklı bir gözle bakıyoruz.

10052013_enginar

Enginarla büyümek arasındaki ilişki

Dilimizde tadı alan kabarcıklar (ve bunlardan gelen sinyalleri alarak beyinde lezzet algısını oluşturan bölgeler) kısmen doğal seyirlerinin parçası olarak, kısmen de sağlanan damak deneyimleri (tattırılan yemekler, zoraki de olsa tanışılan lezzetler) ile aldıkları uyaranlar sonucunda farklılaşarak gelişirler.

İzmir enginarının kendine özgü tadına varabilmek için yüksek bir konsantrasyon düzeyi ve göbeğini*, sapını ve yapraklarını mideye indirmeden önce iyice ama iyice çiğnemek gerekir. Enginar bizden bunu bekler. Çocuk ise, tanımı gereği, o anın, o saniyenin insanıdır. O anda ona ne ilginç ya da önemli (zevkli, zahmetsiz) geliyorsa, hemen bir sonuç verebilecek gibiyse onunla ilgilenir. Günümüzün kentli insanı gibi desem abartma olmaz.

Enginarın tadını çıkartmak için gereken konsantre olma, bekleyebilme, ağızda tutabilme ve iyice çiğneyebilme noktasına 12-14 yaşlarından önce pek erişilemez. Ben de enginar ile karşılaşmaktan olabildiğince kaçtım; ta ki, 15 ya da 16 yaşındayken bir ara tatil için yatılı okuldan eve döndüğüm bir bahar sofrasına kadar. Annemin ‘bu sefer farklı olacak’ ısrarına dayanamayıp sofradaki kayık tabakta, zeytinyağıyla kaplı duran enginarın biraz göbeğinden (ingilizce etkisi altında ‘kalp’ diyoruz artık, ama ben göbek diye hatırlarım) biraz yaprağından didiklediğim parçaları tattım. Yaprakları biraz daha emdim.

Zihnim/beynim bu sefer lezzeti alabilmek için gereken konsantrasyonu sağladığından olsa gerek, parçaları ağzımda uzunca bir süre tutmaya devam ettim. O günden sonra enginara hiç bir zaman hayır demedim. Aldığım lezzetin verdiği zevk bir yana, artık o ilk lokmada lezzet alınamaz enginarın tadını çıkartabilecek olgunluk düzeyine eriştiğimi, hayatımda yeni bir döneme girdiğimi, aklım ve beynimin farklı çalışmaya başladığını anlamaktaydım. Acelecilik, hemencilik, bekleyememe gibi çocukluğun egemen dürtülerinin yönetiminden çıkmaktaydım. Zevk kavramım ilelebet değişmekteydi. ergenliğin sivilceli ter kokulu kısmının bittiğini, gençliğin sahiden başladığını o zaman fark ettim.

Kaynak : Yankı Yazgan’la Gastronot dergisi için yapılan ropörtaj

06.06.2008

6 Haziran 2008 09:23, Cuma
Konu:
bugün cumaaa…!

Merhaba,
Herkese keyifli ve neşeli bir haftasonu diliyorum,

Benden sonrası tufan anlayışı, sadece arabanın penceresinden sokağa fırlattığımız çöpte ya da tuvaleti kullandıktan sonra temiz bırakmayı aklımıza bile getirmememizde aramayın. Kaçaklara sorsak, “ne zarar olur bir araçtan?” diyebilirler. Beni en çok düşündüren, hatta üzen ne biliyor musunuz? Bu davranışı gösteren anne-babaların çocuklarına kalkıp adalet, hakkaniyet ya da dürüstlük konusunda nutuk çektiklerinde kendilerini örnek gösteremeyecekleri… Daha doğrusu gösterseler bile, çocukların gerçeği biliyor olmaları.

Bedavacılık makbul bir özellik midir? Bir emeğin ya da hizmetin karşılığını vermeden onu elde etmek, ticari ya da pratik zeka mı sayılmalı… Geçenlerde bir gazetede bahçıvan peynirlerini üreten şirketin kurucusu, eski yıllarda süt satın alırken karşılaştığı zorlukları anlatıyor. Zorluk şöyle, köylüler sütü satmak, yani para karşılığı vermek istemiyorlar. Peyniri, yoğurdu satıyorlar, çünkü ona kendileri bir emek eklediklerinden ötürü karşılığında para talep etme haklarının doğduğuna inanıyorlar. Süt ise, kendileri bir şey yapmasa da, var. Nesine para alacağım, diyor köylü. Sütün bol ya da az olmasının da insan emeğine bağlı olduğuna halkı ikna eden Bahçıvan, süt ticaretini ancak böyle başlatabiliyor. Emeğe saygılı, hakça düzeni kendi hayatlarına sindirmiş insanların torunlarının köprüden kaçak geçmeyi marifet sayan kuşaklara dönüşmesinin sorumlusu kimdir, nedir diye düşünmekteyim.

Göbeğinden bağımlı çocuk

Kızım ve oğlum beni bir köşeye sıkıştırıp sordular: “Baba, bu yılın en zengin 100 listesinde de adımızı göremedik, neden?”, “Üzülmeyin, kurtuldunuz” Çocuklara zengin çocuğu olmanın zorluklarını bir kez daha hatırlattım. Bizimkiler inanmadıysalar da, kanaatim aynı kaldı: Ülkemizdeki zengin olarak bilinen ailelere çocuk olmak gerçekten riskli olabilir.

Tek bir örnek yeter: Hayat standardınızı sürdürmeniz için gerekli parayı babanızdan almak. Bunda bir sakınca görmeyebilirsiniz. Ama hesabını bilmek ya da öğrenmek bu durumlarda mümkün olmadığı gibi, kendinize ait kontrol edebildiğiniz bir bütçe olmaması, ailenin beklentilerine uymadığınızda, kaynaklarınızın kesilmesini doğuruyor.

Her şeyim senin” diyen ebeveynler, bu cömertliğin koşulunun söz dinlemek olduğunu ancak zamanı gelince söylüyorlar. Sınırların belirsizliği, “özgür” ama bağımlı çocukların sayısını her yerde arttırıyor. Bu bağımlılık tanımını duyduğunuzda, çocuklarınızı bu biçimde bağımlı yapmak için en zengin 100’de olmanız gerekmediğini aklınıza getirmişsinizdir. En azından bu açıdan en zenginlerden bir farkınız olmadığını görmek, zengin hissettirebilir. Zengin gösterir.

Zor metinleri okumaktan hoşlanmamanın kökenleri hakkındaki teorilerimin bir kısmını burada itiraf edeyim. Metin içinde oluşan belirsizlikler, kafa karıştırdığı için metni sevimsiz kılar. Kafamızın karışmasını istemeyiz, çünkü beynimizin fazla çalışmasına ve yorulmasına sebep olur. Her okuduğunuzda farklı anlam çıkarttığınız bir metni okumak yerine, kaç kere okursanız okuyun hiçbir anlam çıkartmadığınız bir cümleyi okumak tercih edilir (bkz: bu cümle). Yorulmazsınız.

Konferanslarda sıkça karşılaştığım bu ‘mit’ sorulardan bir tanesi:

‘Beynin ancak yüzde 10’unu kullanıyormuşuz; bu oranı artırmanın bir yolu yok mu?’

Bu soruya ‘elbette var,’ diye yaklaşan ve ‘buradan buyrun’ diyerek yol gösteren birisi olsa, peşinden gitmez misiniz? ‘Arazinin yüzde 5’ine imar izni veriliyor, ama ben sana yüzde 50’si için bir şeyler ayarlarım.’ diyenin peşinden gittiğimiz gibi bir gidiş olsa da…

Biraz daha fazla beyin dokusu kullanabilsek, şimdiye kadar yaptığımız aptalca şeyleri belki bir daha yapmayız umudu işte.

Madem, akıl beyinde ve beyinin sadece yüzde 10’unu kullanıyoruz; o zaman, yüzde 100’ünü kullansak, şimdikinin on katı akıllı olacağız anlamına gelir ki… Bu da, kurtuluşumuz olur.

Kurtuluşu genişlemekte ve genişlemekte, genişleyecek orman ya da arazi kalmadığında balkon kapatma veya çekme kat yapmakta gören bir düşünce tarzı için zeka geliştirmenin yöntemi, beyinde kullanılmadığını sandığı (dikkat, ipucu) alanlara taşmaktan geçer.

Malum, evler büyüdükçe dağınıklık artar. Giderek sayısı artan, kullanılmayan köşeler, ihtiyaç hiç duyulmamış ve duyulmayacak, ama belki lazım olur diyerek bir kenara konmuş, eşyalarla dolup taşar.

Beynimizin yüzde 10’unu değil de, kazara, yüzde 100’ünü kullanabildiğimizde, aklımızı kimbilir hangi lüzumsuz bilgilerle doldurup, sonra yine şimdiki akıllılık düzeyinde kalacağımızdan şüpheniz olmasın.

Peki, beynin yüzde 10’unu mu kullanıyoruz? Genellikle… Daha fazlasını kullanamaz mıyız? Ne lüzumu var… Ziyan olmasın diye mi? Yoo, sadece, bu kadarı yetiyor da artıyor. Şöyle düşünün. Oğlunuzun anlattığı bir fıkrayı dinliyorsunuz; beyninizin her bölümü mü çalışmalı, yoksa, beynin dinlemekle, duygularla, şaka ile ilgisi olmayan bölümlerinin de bu aktiviteye katılması yeterli mi? Diğer bölümler gerektiğinde mi katılmalı? Beynin yüzde 10’u çalışır, yüzde 90’ı da göreve hazır bekler.

Vücudumuz farklı mı? Her hareket için kasların yüzde 100’ü mü çalışır? Durakta otobüs beklerken, ayakta dururken, el parmaklarınızı çalıştırmıyorsunuz ya da kulaklarınızı oynatmıyorsunuz. Ayakta durmak için hangi kaslar gerekliyse, onlar çalışıyor. Kalan kaslar, belki biraz sonra otobüse yetişmek için koşturacağımızda harekete geçiyor; kısacası, vücudumuzda hiçbir sistem, yüzde yüzünü aynı anda çalıştırmıyor. Toplam yüzde yüzlük kapasite ne yaptığınıza bağlı olarak, yüzde 10’luk görev birimleri şeklinde (farklı zamanlarda) çalışır. O yüzden beynin şu anda, şimdi kullanılmayan bir kesimini başka bir işlevde kullanabiliriz. Beynin yüzde 10’unu kullanmak, gerisini hurdaya çıkartmak anlamına gelmediği için, beyninizin (bir anda) yüzde 10’unu kullanabiliyorsanız, zaten işi çözmüşsünüz demektir.

…Yankı Yazgan

19.03.2010

19 Mart 2010 16:17, Cuma
Konu:
bugün cumaaaa..!

Merhaba,
Herkese keyifli ve neşeli bir haftasonu diliyorum

Yerini bulmak

Bu noktada iki pavurya üzerinde yapılan bir deneyden bahsetmek isterim. Pavuryaların dünyasında net bir hiyerarşi var; en az iki pavurya yan yana geldiğinde aralarında bir ast-üst, baskın-boyun eğen (ya da günümüz gençlerinin terminolojisi ile “ezik”) ilişkisi ortaya çıkar. Devamı